Ankara’yı yalnızca siyasî ve askerî kararların alındığı bir merkez olarak okumak, Türk tarihinin en derin damarlarından birini görmezden gelmek olur. Çünkü bu şehir, tarih boyunca sadece orduların ve meclislerin değil, ahlâkın, irfanın ve toplumsal vicdanın da taşıyıcısı olmuştur. Devletler yalnız kanunla ayakta durmaz. Kanun, ahlâkla desteklenmediğinde bir süre sonra boş bir kabuğa dönüşür. Ankara’nın Türk tarihindeki yeri, işte bu ahlâkî sürekliliğin mekânsal karşılığını taşımasından kaynaklanır.
Türk devlet geleneğinde merkez, yalnız idarenin toplandığı yer değildir. Merkez, aynı zamanda ölçünün, dengenin ve sınırın belirlendiği alandır. Bu sınırlar, sadece coğrafî ya da askerî değildir; ahlâkîdir. Ankara, tarih boyunca bu sınırların korunabildiği nadir merkezlerden biri olmuştur. Bu durum, şehrin gösterişsizliğiyle doğrudan ilişkilidir. Gösteriş, ahlâkı zayıflatır; sadelik ise onu güçlendirir. Ankara’nın tarih boyunca “sessiz” bir merkez oluşu, bu yüzden bir eksiklik değil, bir avantajdır.
PDF’de Ankara’nın farklı dönemlerde kesintisiz bir yerleşim ve idare alanı olarak varlığını sürdürdüğü görülür. Bu süreklilik, yalnız fiziki yapıların devamı anlamına gelmez. Uzun süreli yerleşim, aynı zamanda ahlâkî alışkanlıkların, toplumsal reflekslerin ve davranış kalıplarının da nesilden nesile aktarılması demektir. Ankara’nın manevî ağırlığı, bu uzun süreli aktarımın sonucudur. Şehir, kriz anlarında ani savrulmalar yaşamamış; daha çok içe çekilerek dengeyi muhafaza etmiştir.
Bu özellik, Ankara’yı Türk tarihindeki diğer merkezlerden ayırır. Bazı şehirler, zaferle büyür; bazıları fetihle parlar. Ankara ise imtihanla olgunlaşmıştır. Selçuklu çözülürken, Osmanlı doğarken; Osmanlı sarsılırken, Cumhuriyet kurulurken… Ankara, her seferinde ahlâkî bir zemin sunmuştur. Bu zemin, devletin tamamen çözülmesini engelleyen görünmez bir dayanak işlevi görmüştür.
Ankara’nın bu rolü, özellikle Fetret Devri sonrasında daha belirgin hâle gelir. Merkezî siyasî otoritenin zayıfladığı bir dönemde, toplumun bütünüyle çözülmemesi, yalnız askerî ya da idarî tedbirlerle açıklanamaz. Bu dönemde Ankara, toplumsal düzenin kendi kendini tutabildiği alanlardan biri olmuştur. Bu tutunma, yazılı kanunlarla değil; alışkanlıklarla, inançla ve ahlâkla sağlanmıştır.
Bu noktada Ankara’nın manevî merkez oluşu, tarihî bir arka plan kazanır. Şehir, farklı dönemlerde dinî ve tasavvufî hareketlerin tamamen dışında kalmamış, ama hiçbir zaman aşırılığın merkezi de olmamıştır. Bu ölçülülük, Türk tarihinin genel karakteriyle örtüşür. Ahlâk, burada ne katı bir dogmaya ne de başıboş bir serbestliğe dönüşmüştür. Ankara’nın taşıdığı manevî denge, devlet aklıyla irfanın çatışmadan yan yana durabildiği bir alan yaratmıştır.
Bu alanın sembolik isimlerinden biri olarak Hacı Bayram Veli anılır. Ancak burada dikkat edilmesi gereken husus, Ankara’nın manevî ağırlığının tek bir şahsiyete indirgenemeyecek kadar derin olduğudur. Bu şehir, böyle bir şahsiyeti taşıyabildiği için önemlidir. Yani mesele yalnız kimlerin yaşadığı değil, hangi toplumsal zeminin buna imkân verdiğidir.
Ankara’nın tarih boyunca taşıdığı bu zemin, Türk devlet geleneğinin en zor anlarında devreye girmiştir. Devletin sert yüzü ile milletin yumuşak vicdanı, bu şehirde birbirini dışlamamış; aksine dengelemiştir. Bu denge, Ankara’nın başkent oluşunu da anlamlı kılar. Çünkü başkentlik, yalnız güç kullanma yetkisi değil, ölçü koyma sorumluluğudur. Ankara, bu sorumluluğu tarih boyunca fiilen taşımıştır.
Bu nedenle Ankara’nın manevî merkez oluşu, siyasî merkez oluşundan sonra gelen bir durum değildir. İkisi birlikte gelişmiştir. Devletin yalnızca güçlü değil, meşru kalabilmesi, bu birlikteliğe bağlıdır. Ankara, Türk tarihinin farklı dönemlerinde bu meşruiyet zemininin kaybolmadığı nadir alanlardan biri olmuştur.